Sonbahar geliyor serçe
Yuvanı ne yapacaksın?
Ayva çiçek açmadan önce.
Meyvelerin içi geçecek
Rüzgâr başka çeşit esecek
Yağmurlarla ıslanacaksın.
Bu bir pastoral şiir örneğidir.
Pastoral şiir: Kır ve doğa güzelliklerini konu edinen şiirlere denir. Doğa hayatı, çoban hayatı sade, süsten, özentiden uzak bir dille anlatılır.
13 Eylül 2014 Cumartesi
YALNIZ AĞAÇ
Yalnız Ağaç
|
DOĞA VE EDEBİYAT
Doğalcılığa göre doğanın, nesnel yasalar uyarınca işleyen bir düzeni vardır. Gözlem ve deneye dayalı bilimler, işte bu yasalar sayesinde doğa ile ilgili her alanda sağlam, kesin bilgilere ulaşabilir. Doğalcılık, doğa bilimlerinin sanata ve edebiyata uygulanmasıyla ortaya çıkmıştır. Doğalcı anlayışa göre gerçek olduğu gibi yansıtılmalı, yaşamın kaba ve bayağı sayılarak ele alınmayan yönleri de işlenmelidir.
Doğalcı anlayışa göre birey, içinde yetiştiği toplumsal ve doğal çevrede biçimlenir. Ekonomik ve toplumsal baskılar altında ezilen bireyler, içlerinden gelen güçlü dürtülerle hareket ederler. Alınyazılarını belirleyebilme gücünden uzak olduklarından davranışlarından da sorumlu tutulamazlar.
ŞİİRLERDE İSTANBUL
İstanbul; güzelliklerini, hasretlerini ve elemlerini romanlarda yaşamış; sonbahar yaprakları gibi ahenkli ve sessizce şiirlerin mısralarında yer bulmuş; coşkuyla resimlerde aksini görmüş; aşkalarını, seviçlerini, üzüntülerini ve özlemlerini şarkılarda seslendirmiş, her birimizin gönlünde sessizce yer edinmiş ve kalplerimizde çarpan bir melodi olmuştur.
“Her yüzyıla damgasını vuran olaylar ve belirli coğrafya sınırları içinde ona rengini veren olgular vardır. Geçmişi değerlendirme çabasında bugünden geçmişe bakarken bunlar, tarihsel dönemleri-“çağları”-ayırmada ve insanlığın serüvenini serimlemede sınır taşı işini görürler. Ne var ki, içinde yaşanılan çağın özelliğini oluşturan olgular, ancak olaylardan ayıklanıp kandırmacasız ortaya konunca-adları takılınca fark edilir. Bu işi yapanlarsa, çağı görenler ve o çağda yeni olanaklara-bakış, yaşantı ve eylem olanaklarına-işaret edenlerdir: ozanlar ve filozoflardır”(Kuçuradi, Ioanna, “Sanata Felsefe ile Bakmak”).
Nice şairler, yazarlar İstanbul üzerine şiirler, romanlar yazmış; ressamlar İstanbul tutkusunu, sevdasını resmetmiş, besteciler İstanbul’a, Boğaz’a olan özlemlerini, sevgilerini bestelerine yansıtmıştır. Bu yazımda, denizcilerimizin, denizi ve İstanbul’u sevenlerin kendinden, yaşadıklarından, duygularından, tutkularından bir şeyler bulabileceği “İstanbul Şiirleri”nden birkaç mısra aşağıda yer almaktadır. Ayrıca, Türk Edebiyatına değerli katkılarda bulunmuş ve şu anda hayatta bulunmayan Türk şair ve yazarlarını rahmetle, hayatta olanları da saygı ve sevgi ile anıyorum.
AHMET HAŞİM
Bu resim, Ahmet Haşimin şiir anlayışını çok iyi yansıtan bir resim olmuştur. Göl, akşam, gün batımı sarı resimde hakimdir. Sembolizmin bizdeki temsilcisi Ahmet Haşimdir.
Cahit Zarifoğlu
CAHİT ZARİFOĞLU
Cahit Zarifoğlu, 1940 yılında Ankara´da Maraşlı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasının memuriyeti dolayısıyla ilk ve orta öğrenimini Siverek, Ankara, Kızılcahamam ve Kahramanmaraş´ta tamamladı.
İNAT EDİP İKİ YIL SINIFTA KALDI
İçe kapanıklığına, dalgınlığına, zeki olmasına karşın alabildiğine inatçıydı. Lise yıllarında arkadaşlarına cebir, geometri dersleri verdi. Fakat bir yıl edebiyat ve cebir derslerinden, iki yıl da yalnız cebir dersinden sınıfta kaldı. İnat etti ve kitapların kapağını açmadı. Edebiyat sınavına girer, hiç bir soruya cevap vermedi. Cebir sınavlarında da aynı tutumu sürdürdü. İşte bu süreçte bir yandan şiir yazarken bir yandan da mahalli gazetelerde çalışmaya başladı.
GÜREŞLE VE PİLOTLUKLA İLGİLENDİ
Yine lise yıllarında güreş sporuna ilgi duydu ve Maraş Güreş Kulübüne kaydoldu. Çok iyi güreş tutan Zarifoğlu, lise son sınıfta pilotluğa merak saldı; Pilot olma sevdasına kapılan Zarifoğlu. Sonunda bir yolunu bulup Türk Kuşu Kampı´na katıldı. Üç ay kurs gördü ve C brövesini aldı. Planörle uçtu ve motorsuz uçak kullanmaya başladı.
OKUL DERGİSİNDE ŞİİRLERİ YAYIMLANDI
Ayrıca lise yıllarında okul dergisi olan "Hamle"de şiirleri yayınlandı sonra da İstanbul´daki edebiyat dergilerinde yayınlanmaya başladı. 1959 yılında Maraş´ta bir yıl vekil öğretmenlik yapan Zarifoğlu, akabinde Maraş Lisesi´ni arkadaşlarından üç yıl gecikmeyle bitirdi ve 1961 yılında İstanbul´a geldi.
ÜNİVERSİTE ÖĞRENİMİ SIRASINDA DA YAZDI
İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümüne kaydoldu. Bir yandan üniversite öğreniminin yanı sıra şiir yazmayı da sürdürdü, bir yandan da hayatını sürdürmek için çalışmaya başladı. Yol Dergisi´nde musahhihlik yaptı (1964). Bâb-ı Âli´de Sabah Gazetesi´nde teknik sekreter olarak çalıştı. (1967).
ZARİFOĞLU'NUN KARAKTER ÖZELLİKLERİ
Zarifoğlu´ nun, kendine ait tutkuyla bağlandığı çok şey vardır. İnsanlara kayıtsızlığına, umursamazlığına karşı sevdiklerini de tutku derecesinde sever, bağlanır. Şair, serüvenci, girişimci ve "gezginci" bir ruha sahiptir. Çünkü bu süreçte otostopla Avrupa´nın belli başlı ülkelerini bir uçtan diğer uca gezer, dolaşır; dostlar edinir (1967).
EDEBİYAT DERGİLERİNDE YAZILARI YAYIMLANDI
Şiirlerini Papirüs, Yeni Dergi, Türk Dili ve Soyut gibi edebiyat dergilerinde yayımlar. Nihayet söz konusu edebiyat dergilerinde yayınlanmış olan şiirlerini kitaplaştırmak ister. Borç dert, aç kalma pahasına şiirlerini kitaplaştırır: "İşaret Çocukları"... (1967).
Şair´in, "İşaret Çocukları"yla başlayan şiir serüveni "Yedi Güzel Adam"la sürmüş ve "Menziller" de odaklanmıştır.
1986'DA SON ŞİİR KİTABI ''KORKU VE YAKARIŞ'' YAYIMLANDI
1986´da ise, şairin son şiir kitabı olan "Korku ve Yakarış" yayınlanır. Böylelikle hayatın bütün inceliklerini kuşanmış bir zarif yürek, bir şiirsel yürek olarak Menziller´ den sonra "Korku ve Yakarış" ın şiirini yazmıştır. Yaşamak´ la ölüm arasında korku ve ümidi bir yay gibi geren, gerdikçe daha bir zarifleşen, şiirleşen ve gizemli bir dünyanın fotoğrafını çekmeye başlayan şair, ermiş katmanlarında yol alır. Şair, 1987 yılı başında hastalanır ve 7 Haziran 1987´de hayatını kaybeder.
İŞTE ZARİFOĞLU'NUN KENDİ KALEMİNDEN YAŞAM HİKAYESİ...
"1940'ta Ankara'da doğdum. Rahmetli babam hakimdi. Bu vesile ile çocukluğum Güneydoğu'da geçti. İlkokula Siverek'te başladım. Maraş ve Ankara'da bitirdim. Ortaokula ise Kızılcahamam'da başladım,liseyi Maraş'ta tamamladım. Aslen Maraşlıyım. Ceddimiz 300 yıl kadar önce Kafkasya'dan Maraş'a gelip yerleşmişler."
"KAFKASYA'YI ÇOK SEVİYORUM"
"Bunlar üç kardeşmiş ve içlerinden birinin adı Zarif'miş. İşte bizim aile bu Kafkasyalı Zarif'ten geliyor. Daha çok bu sebeple olacak Kafkasya'yı çok seviyorum. Edebiyata lise yıllarında şiir ve kompozisyonlar yazarak başladım. Usta hikayeci Rasim Özdenören, Şair Erdem Beyazıt, Sair Alaaddin Özdenören ile aynı sıralarda okuduk."
"İSTİKRARLI YÖNÜM, ŞAİRLİĞİM VE YAZARLIĞIMDI"
"Liseden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman dili ve edebiyatını bitirdim. Öğrenciliğim sırasında çalışmak zorundaydım. Muhtelif gazetelerde sayfa sekreteri olarak çalıştım. Bu yüzden tahsilim biraz ağır aksak ilerledi. Bütün bunlar zarfında vazgeçmediğim,değişmeyen,istikrarlı bir yönüm vardı,o da şairliğim ve yazarlığımdı."
"Bir yerde çok titiz bir insanım,bir bakıma da hiç titiz değilim. Görünüşte bir düzensizlik içindeyim,ama her şey zihnimde benim de şaştığm bir disiplin ve düzen içindedir. Şu masanın halini görüyorsun. Çekmecelerde öyle ama söyleyin bir şey onu gözüm kapalı çıkarayım. Hayatım da öyle bir telaş içinde parçalanmış gibiyim. Ama saati saatine proğramlanmışımdır. Şiiri de ne zaman yazacağımı bilmiyorum. Memur gibi. Durum öyle gerektiriyor."
"Bir yerde çok titiz bir insanım,bir bakıma da hiç titiz değilim. Görünüşte bir düzensizlik içindeyim,ama her şey zihnimde benim de şaştığm bir disiplin ve düzen içindedir. Şu masanın halini görüyorsun. Çekmecelerde öyle ama söyleyin bir şey onu gözüm kapalı çıkarayım. Hayatım da öyle bir telaş içinde parçalanmış gibiyim. Ama saati saatine proğramlanmışımdır. Şiiri de ne zaman yazacağımı bilmiyorum. Memur gibi. Durum öyle gerektiriyor."
"SEZAİ KARAKOÇ'TAN ÇOK ŞEY ÖĞRENDİK"
"Sezai Karakoç ağabeyin yayınladığı Diriliş Dergisi'nde şiirlerim yayınlandı. Ağabeyin sohbetlerinden ve yazdıklarından çok şeyler öğrendik. Her anlamda bizim hocamızdı. Yetişmemizde çok büyük faydası oldu. Sonra Nuri Pakdil ve arkadaşlarının yayınladığı edebiyat dergisinde yazdım. 1976'dan itibaren ise ben, Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören, Akif İnan ve Nazif Gürdoğan'nın kurucuları olduğu Mavera dergisinde şiirlerim, bir-iki hikayem, senaryo çalışmalarım, günlüklerim ve 'okuyucularla' ismini verdiğimiz sohbetlerim yayınlandı.bir kaç yıldan beri ise roman çalışıyorum. Bunlardan ilki savaş ritimleri 1985'te yayınlandı. Ayrıca çocuk edebiyatı dalında kitaplar yazdım."
Tanpınar'ın Saray İstiaresi
Aynı yazının devamında Tanpınar, saray istiaresi etrafında teşekkül eden bu sevgili tipinin bir portresini çıkarır. Tanpınar'ın çizdiği portrede hareket noktası Namık Kemal'dir. Çünkü Tanpınar'dan altmış beş yıl evvel Namık Kemal, eski şiirin bu uslanmaz yıkıcısı, Celâleddin Harzemşah adlı tiyatro eserinin "Mukaddimesi"nde –galiba kendisi de bütün silâhlarını kuşanarak– eski edebiyatımızdan karikatürize edilmiş bir sevgili tipi çıkarır. Ona göre divanlarımızdan biri okunduğu vakit insan kendini devler, gulyabaniler ülkesinde zanneder. Zira bu hayaller göz önünde canlandırıldığında etraf; boyu serviden uzun, beli kıldan ince, ağzı zerreden ufak, kılıç kaşlı, kargı kirpikli, geyik gözlü, yılan saçlı sevgililerle dolar.
Namık Kemal bu çok acımasız yaklaşımıyla muhteşem bir tecahül–i ârifane içindedir elbet. Benzeyenle benzetilen arasındaki ilişkiyi sağlayan "üçüncü çizgi"yi ihmal etmekte, şairin tasavvurlarını oluşturan kelimeleri lügat anlamıyla değerlendirmektedir. Yoksa, Nihat Sami Banarlı'nın yaklaşımıyla "Karacaahmed servilerini bütün siyah renkleri, diken gibi yaprakları ve heyûlâ boylarıyla hatırlatacak" bir sevgiliye "altı asır şiir söyleyecek şaire hele Türk edebiyatında nasıl rastlanırdı?"
Banarlı'nın "üçüncü çizgi" üzerindeki teorik dikkati bir yana, Tanpınar, eski şiirimizde çizilen ve Namık Kemal'in karikatürize ettiği sevgili tipini "arkadaki hayat"a dikkat ederek değerlendirmektedir. Çünkü sanat ve edebiyat tezahürlerini arkadaki hayatı göz ardı ederek izah etmek mümkün değildir.
Tanpınar'a göre, "Eski şiirimizde aşk, sosyal rejimin ferdî hayata aksi olan bir kulluktur." Öyle ki bütün bu av, savaş, silâh ve hükümdar etrafında teşekkül eden imajların görsel karşılıkları yerli yerine koyulsaydı, Namık Kemal, "herhangi bir Şark ressamında gördüğümüz zarif, baştan aşağı silâhlı, avcı ve muharip hükümdar minyatürlerinden birini kendiliğinden elde ederdi."
Sadece divan edebiyatında değil, eski hayatımızın beslediği her türlü şiirde, bu arada bütün realizmine rağmen halk edebiyatında da, karşımıza kan dökücü, yok edici, faydadan çok zarar verici, pür–silâh bir sevgili tipi çıkmaktadır. Kendi saltanatı, savaş kuralları ve katı değer ölçüleri içinde; vurmaya, kan akıtmaya, öldürmeye hazır bu sevgili, bir sevgiliden çok bir felâkete, bir belâya benzemektedir.
Dahası, aşktan çok bir savaşa benzeyen bu ilişkide taraflar eşit şartlar altında mücadele etmemektedirler. Zira bir taraf (şairin tarafı) yenilgiyi baştan ve gönüllü kabul etmiştir. Üstelik zaferini o yenilgi ile izah etmekte, yenildikçe yenmekte, öldükçe var olmaktadır. Başka türlü, üç kimliğiyle, hem bir şair (Muhıbbi), hem bir âşık (Hurrem'in hem kocası hem sevgilisi) ve hem de döneminin saltanatlar hiyerarşisinde ilk sırada yer alan cihan padişahının (Kanuni Sultan Süleyman) şu muhteşem aczi nasıl izah olunabilir ki:
Ölürsem boynuna kaanım meded hey nâ–müselmânım
Bilincinin bir yerinde açık veya gizlice, ordu–millet miti yatan bir milletten başka türlü âşık olması da beklenemezdi herhalde. Hayata nasıl baktığımızı ve hayatı nasıl gördüğümüzü kullandığımız kelimeler ve benzetmeler belirler çünkü. Çünkü kelimeler ve imajlar hayattan gelir yine hayata giderler.
Bitirirken, psikoanalitik ve sosyolojik yorumlar bir yana. Kimbilir, yazma eylemi itibariyle asırlarca şiirden uzak kalan bir kadın varlığı lehine, hiç olmazsa şiir/şuur düzleminde kurulan ilâhi bir denge, hadi o şiirin hamasî terminolojisiyle terennüm edelim, fevkalâde bir intikam mıdır bu? Şiirin sahası da herhangi bir savaş alanından daha az etkin değilse tabii.
SÖZLÜ EDEBİYAT
SÖZLÜ
EDEBİYAT
Türklerin henüz yazıyı kullanmadıkları
dönemdeki edebiyattır. Bu dönem edebiyatı, sözlü olarak üretilmiş ve kulaktan
kulağa, dilden dile yayılarak devam etmiştir. Bu dönemde edebiyatımızı
Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi dinler etkilemiştir.
Koşuk
eski Türklerin uzun sürek avlarından sonra yapılan şölenlerde söyledikleri
şiirlerdir.
Sav
eski Türklerde özlü sözdür. Yani günümüzdeki atasözüdür.
Sagu:
Türkler savaşçı ve kahraman ruha sahip kişilerdir. Savaşlar ve avlarda
kaybedilen yiğitler için söylenen şiirlerdir.
Sözlü Edebiyatın Genel
Özellikleri
·
Dönemin
ürünleri müzik eşliğinde ("kopuz" adı verilen sazla) dile
getirilmiştir.
·
Kullanılan
ölçü "hece" ölçüsüdür.
·
Nazım
birimi "dörtlük"tür.
·
Dönemine
göre sade bir dili vardır.
·
Dizelere
genel olarak yarım kafiye (uyak) hâkimdir.
·
Daha
çok tabiat, aşk ve ölüm konuları işlenmiştir.
·
Bu
döneme yönelik elimizdeki en önemli ve eski kaynak Kaşgarlı Mahmut'un
"Divan-ı Lügat-it Türk" adlı eseridir.
BAŞIM EĞİK DİLİM KAPALI GÖZLER
ve sesimi duyuyorum
kaburgalarimin gelip artik kavusamadiklari iniltiden
-kulun korktuk serrinden
agzimiz yerlerde kaldi gerçek dilimizden akmadi
kuldan korkarken gel zaman git zaman
bir hayat ki hasa korkmadan yaradandan
ama elbet ruhumun vazgeçilmez akisi bas çarptigim kayaliklar
kaburgalarimin gelip artik kavusamadiklari iniltiden
-kulun korktuk serrinden
agzimiz yerlerde kaldi gerçek dilimizden akmadi
kuldan korkarken gel zaman git zaman
bir hayat ki hasa korkmadan yaradandan
ama elbet ruhumun vazgeçilmez akisi bas çarptigim kayaliklar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)